Pages

4 Nisan 2013 Perşembe

Trençkot



    Dik yakalı uzun ve klas bir trençkotum vardı. Uzun ve kemikli bacaklarıma dolanan cinsten. Yakamı diker, büyük yuvarlak gözlerimi hafif kısar, ağzımdaki sigaradan kesik kesik nefesler alarak yürürdüm tüm gün kaldırımlarda. Bazen dükkânlara da daldığım olurdu. Isınmak için tabii. Dümdüz adeta pırasa gibi saçlarım vardı. Uzatır, arkaya tarar, rüzgâra karşı yürürdüm bozulmasın diye. Uzun ve ince kollarımın sonu delik cebimde biterdi. Hep soğuktu buralar. Bazen güneş hafiften kendini gösterirdi. O zaman çimlere yatardım ama trençkotumu hiç çıkarmazdım üstümden.
    Bir işim ve uğraşım yoktu, kendimi gösterebileceğim bir yeteneğim de. Sadece sigara ve acıktıkça biraz para yeterdi. Arada bulaşıklarını yıkadığım; annemin teyzesinin pansiyonunun ardiyesindeki yatakta yatardım. Ama o zaman bile trençkotumu çıkarmazdım. Yakası yıpranmasın diye yatarken havlu takardım; zaten yattığım gibi kalkardım. Saçlarım bozulursa da kırık küçük aynada yandan bakar, hafif nemli elimle arkaya doğru şekil verirdim. Kaşlarım uzun ve gür olduğundan onları da elimde kalan son su damlasıyla –memlekette susuzluk ve kıtlık olduğundan- ıslatır ve üstümün tozunu elimin tersiyle siler, yine sokaklara düşerdim. Ağzımda hep yanan bir sigara olur, beni tanıyanlar tam bitmesine yakın yenisini ben istemeden koyarlardı. Herkes benim yakışıklı jönlere benzediğimi söyler, ne zaman bir film teklifi alacağımla ya da çoktan aldığım bir role aylardır hazırlandığımı söyleyerek kendilerince gır gır geçerlerdi. Aslında öyle bir niyetim ve kabiliyetim olmadığını bilirdim ama onlara anlatacak sabrı bulamazdım kendimde. Fazla durmaz ortamı terk eder, yolları arşınlamaya devam ederdim. Gözüm hep yerde olurdu. Uzun boyum bu meşakkatli mesleğe tersti. Bu yüzden daha yıllar önce kambur olmuştum boynum artık durdurulamaz şekilde öne doğru gidiyordu. Öyle ya! Her mesleğin bir bedeli vardı. Hem de benim mesleğim öyle milletin ağız kokusunu çektiren cinsten değil; patronu, karışanı görüşeni yoktu. Tek bendim.
    Arada yollarda gezmekten bitap düşünce kaldırıma oturur etrafı gözlerimin önünde tüten dumanın arasından izlerdim. Yine öyle bir gün karşı kaldırımda oldukça kısa boylu ve üstü pejmürde tepesi saçsız, gözaltları belki uykusuz kalmaktan torba torba olmuş, ellerini sürekli ovalayan benim gibi bir yolsuz gördüm. Aksi yönden gelen insanlara sağlı sollu çarpışını izledim bir müddet. Sonra gözüm güneşin yansımasıyla yerdeki parıltıya takıldı, refleks işte! Hemen yerimden zıpladım, iki adımda karşı kaldırımdaydım, tam yere uzanmıştım ki sırtıma bir çuval yaslandı sanki yavaşça. Ellerimin arasında parıltısını kaybeden ve delik cebimin içinden astarına bıraktığım bugünlük ganimetime yoksa biri daha mı talipti?  Leş kokusu ve homurtulu nefesiyle, uzaktan oldukça yaşlı olduğunu sandığım bu adamın ağzı istemeden burnumun içine girmiş, bir yastık kadar yumuşak olan etinin içine kemiksi ve soğuk parmaklarım gömülmüş, ağırlığını üstümden atmak için mücadele ederken canını yakmıştım. Canı çıkar gibi küçük iniltileri bana öyle dokunmuştu ki, zaten ganimetime göz dikecek halde olmadığını kendime defalarca tekrar etmiştim. Yoksa iş değişirdi.
    Vücudunu kaldırıma taşırken ben; etraftan renk renk, pırıl pırıl pabuçlar hızlarından bir şey kaybetmeden geçiyorlardı.  Öyle ki; kimisi sanki benden bile uzundu. Eski trençkotum gibi ayaklarına dolandık. Trençkotum demişken o da bu muharebede oldukça yara almış, ceplerimden birinin kenarı sökülmüş, bu berbat herifin kirli elleri yakama yapışmış haldeyken ikinci darbeyi gördüğüm parmak isleriyle almıştım. Şimdi sıra onun aldığı zarara bakmaya gelmişti, dönüp yüzünü incelediğimde aslından benden genç olduğunu fark etmem geç olmadı. Bana mırıldanarak anlamsız bir şeyler geveledi ve kalkmaya çalıştı. Ama nefesinin de açıkça söylediği gibi açlıktan berbat haldeydi. Saçlarımı geriye attım düzeltim, trençkotumun etekliğine birkaç kez vurup, yeni bir sigara yakıp, kafamı gökyüzüne kaldırdım. O sırada ne kadar uzun zamandan beri kafamı kaldırmadığımı; boynumdaki ters yöne yapılmaktan kaynaklı olduğunu düşündüğüm şiddetli bir ağrı ile fark ettim. Onu öyle bırakamazdım. Konuşturmaya çalıştım. Olmadı.
    Mırıltılar; onu omuzlamaya çalışınca şiddetlendi ve itişmeye başladık. Karşıdan gelen insanların yüzleri öylesine acınası ve kibirli, kimisinin çaresiz gözüküyordu ki birbirlerinden farkları yoktu. Onu omzundan itip koluna girdim, az ilerideki büfenin önüne getirip sandalyeye oturttum. Her zaman sandviç istediğim garsona bir işaret çaktım ve biraz yiyecek getirmesini istedim. Halkalar arasında kaybolmuş küçük gözleriyle beni süzdü ve mırıldandı yalnızlıktan konuşmayı unuttuğunu ve bu yüzden mırıldandığını düşünmeye başladığım bu adamı inceliyor, bir yandan da kimseye çaktırmadan trençkotumun yırtık cebinden uzanan elimle astarın dibine ulaşmaya çalışıyordum. En sonunda kaptığım o 5’liği bulmayı başarıp masanın üstüne çıkardım. Gelen çırağa uzattığım sırada 5’likten yansıyan güneşle birlikte; gözümüzü alan ve muhtemelen bankadan yeni çıkan bu fıstığa doğru bir hamle gelmesi gecikmedi. Demin o gözlerini zor gördüğüm ihtiyar simsiyah olmuş derisini, artık doğal yapısını kaybetmiş o uzun tırnaklarını masaya sürerek bozukluğu kendine çekmeye başladı. Şaşkın baktığım adamın elini çevik bir hamle ile tutup atınca; aslında onunda bu parıltıya talip olduğunu anladım.  Yemeği bırakan garson ‘ben sonra gelirim’ deyip çekildi. Ağzıma tekrar bir sigara koyup, bozukluğu elimin üstünde döndürmeye başladım. Sanki küçük bir altını elimde çeviriyormuşum gibi gözlerini bana diken ihtiyar, bir yandan da yemeğe gömülmüş nefessiz yiyordu. Uzun burnu tüm yemeğe girmişti ama onu bile ziyan etmemek için uzun dilini çıkarıp kedi gibi yalanıyordu.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder